14 Mart 2010 / 12:35


Hakan Denker

Başörtüsü değil TÜRBAN!

Geçen hafta pek muhterem Başbakanımızın eşi hanımefendi’nin türbanı yüzünden GATA’ya girememe skandalı! hasıl asıl oluverdi. Unutmadınız umarım. Hoş unutulacak gibi değil, zira her an, her saniye bir delikten çıkarılıp, zaten küf tutmaya yüz tutmuş mazilikteki olayı canlı ve sıcak gündeme oturtuyorlar. Dolayısıyla unutmak kolay değil. Gerçi unutulmasında. Çünkü ne kadar çok irdelenirse, aslında anlatıldığı gibi değil aslının ne olduğu daha netlik kazanacak zamanla.

Şimdi benim burada yazımın konusu GATA ve firs lady değil, hala şu kabullenilmeyen Başörtüsü – Türban ikilemine bir kez daha ve yeniden açıklık getirmek.
Yazıya başlamadan kısa bir süre önce, sayın ABD vatandaşı türbanlı eski milletvekili Merve Kavakçı’nın gurbet ellerden habire Türkiye gündemine dair yazdığı yazıyı okuyordum. First lady’nin GATA’ya alınmama hikayesini konu etmiş yazısına ve kendi tecrübesini kaleme almış.

Yıllar önce anneannesinin alın yazısı gereği ne yazık ki son nefesini GATA’da verdiğini anlatıyor. Sanki GATA nazi toplama kampının reviri ve zavallı aciz esir aile zorla bu zindana sokuluyormuş kıvamında bahsediyor Askeri Tıp Akademisinden. Devam ediyor yazısına kendi ifadesiyle aynen şöyle; “önce istediğimiz hastaneye, orada tamirat olduğu anlaşılınca da bir başkasına, oradan da sonunda nasıl olduysa GATA’ya götürecekti. Kaderi bilemiyoruz. Boyun eğmekten sabırla kucaklamaktan başka çaremiz olmuyor bazen, her zaman…”
Efendim konunun özü şu, Kavakçı hanımefendi, ABD vatandaşı ve galiba Kanada’da yaşayan eski milletvekili, hoş nerede yaşadığı çok da umurumda değil. Neyse bu hanımefendi yazısında sürekli GATA’da yaşadığı sıkıntıyı başındaki örtüye bağlayarak ve dahi ona da başörtüsü diyerek bahsediyor. Efendim yoğun bakımda olsa gerek anneannesi hakkın rahmetine kavuşacağı esnada kur’an okumak istemiş, tam duasını okurken doktor dur demiş, hastalar korkuyor okumayın demiş ve ABD vatandaşı hanımefendinin duası havada yarım kalmış.

Buraya kadar pek takılmıyorum. Elbette en doğal hakkıdır, ölmek üzere olan bir yakınına dua okuması. Bu bir Türk geleneğidir, dinimizin gereğidir, vazifedir. Vazifedir de bunu etrafından sonu ne olacağı belli olmayan bir çok hastanın yanında ölmüş birin ardından mevlit okur gibi yapmanın alemi de yoktur. İslam dini, dinini içinden, kimselere hissettirmeden yaşayabileceğin ve vazifelerini yerine getirebileceğin hoşlukta ve anlayıştadır ki çoğu zaman bunu temenni eder de zaten.
Hadi geçtim buraları da, sürekli ‘başörtüsü’ diyerek başını örttüğü örtünün aslında TÜRBAN olduğu gerçeğini kapatmaya çalışması komik ve yanlıdır.

Sayın ABD vatandaşı Kavakçı hanımefendi, başınıza örttüğünüz örtünün şekli itibariyle tanımlaması TÜRBAN’dır.

Türban siyasi bir imgedir, simgedir.

Rica ediyorum aydın biri olduğunuzu iddia ediyorsunuz, Türbanı ve sadece İslam’da değil Yahudilerde bile olan başörtüsünü birbirine karıştırmayın. GATA’ya başörtüsüyle girmek yasak değildir. Türban’la girmek yasaktır. Pantolon ile eşofman uzaktan birbirine benzer ama ikisini de giymeniz gereken mecralar ayrıdır. Pantolonla yatağa giremezsiniz, spor yapamazsınız. Eşofman’la da ofise gidemezsiniz, toplantıya katılamazsınız, gömlekle giyemezsiniz. Sanırım ve umarım bu kadarını ayırabilecek kadar ABD vatandaşısınızdır. Zira bunu Türkiye’de çok ama çoook kişi biliyor.
Aman diyeyim, yazınızı okuyanları keriz yerine koymayın. Sonra biride sizi keriz yerine koymaya kalkar aman diyeyim. Başörtüsü başka, Türban başka. Bu satırı birkaç kez okursanız sizde ezberlersiniz.

————————–

Hemen kısaca gündemin son gelişmesine müteakiben sayın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un Habertürk adına Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı’yla yaptığı röportaja değinmek istiyorum. Aslında hiç fazla lafa gerek yok. Sayın Başbuğ ne söylenecekse ve söylenmesi gerekiyorsa noktasına, virgülüne kadar söylemiş. Dolayısıyla ben bu röportajı aynen buraya koymak istiyorum.
İlker Bey, TSK ile ilgili vahim iddialar gündemde. Bunlar orduya olan güveni yıpratmaya yönelik ve başarılı oluyor. Ancak iddialar da vahim. Cami bombalamaktan tutun da emekliye ayrılmış bir denizaltıda bomba patlatıp çoluk çocuğu öldürerek ülkede kaos ortamı yaratma suçlamaları bile var.

- Camide bomba patlamaya yanıt verdim zaten geçen hafta. Türk Silahlı Kuvvetleri böyle bir şey yapmaz. Bu çatı altındaki kimsenin aklından bile böyle bir şey geçmez. Denizaltıdaki bombalar ise apayrı bir konu. O patlayıcıların nasıl bulunduğunu biliyor musunuz?

Evet, müzedeki gemide bulunmuştu. Galiba bir görevli bulmuştu.

- Bulan, müzede görevli bir emekli astsubay. Bulunan patlayıcı yarım libre TNT ve artı iki burgu patlayıcı. Toplamı 400 gram civarında. Buluyor ve hemen müze müdürüne haber veriyor. O da Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’na bildiriyor. Ekipler geliyor. İnceleme yapılıyor, tutanakla belgeleniyor, ardından da yasal prosedür gereği imha ediliyor. Bir teknik hata var mı? Bence var. Keşke Emniyet’e, polise de haber verilseydi diyebilirim. İyi olurdu. Burada söze Aslan Güner girdi ve “Gemilerde bulunan mühimmatın imhasıyla ilgili Deniz Kuvvetleri yetkili olduğu için o çerçevede hareket etmişler” dedi.
İlker Başbuğ devam etti:
- Tutanak tutuluyor ve ardından bunlar imha ediliyor.

‘PATLAYICILAR GÖZDEN KAÇMIŞ’

Peki bu patlayıcılar gemiye nereden gelmiş? Menşei belli mi? Kim koymuş?

- Bunları bilmiyoruz. Kuvvetle muhtemel bunlar zaten denizaltıda bulunan patlayıcılar. Çünkü denizaltılarda patlayıcı bulunur. Çeşitli nedenlerle. Bazen düşmanın eline geçmesin diye denizaltıyı batırmak için. Bazen buradaki kripto cihazları düşmanın eline geçmesin diye. Muhtemelen bunlardan bir bölümü denizaltı hizmetten alınırken bir yerde kalmış olabilir. Bilmiyoruz.

450 gram patlayıcı denizaltıyı batırır mı?

- Batırmaz tabii. Bunlar kalmış olan, gözden kaçmış olan miktar olabilir.

Gemiyi gezen çocukları öldürmek için konmuş olduğu iddia ediliyor.

- Saçmalık.

Patlasa ne olurdu peki?

- Elbette kısmi bir zarar olurdu ama gemiyi batırmazdı. Patladığı bölgeye zarar verirdi. Dışarıya bir etkisi olmazdı.

BİZİ GEÇMİŞE GÖTÜRÜYOR

Deniz Kuvvetleri sürekli gündemde. Ne oluyor orada? Kendi komutanına suikast yapmayı planlayan bir yapı olur mu? Tam burada Orgeneral İlker Başbuğ’un yıllardır bildiğimiz kibar, kontrollü tavrı biraz da olsa bozuluyor. Gözleri parlıyor. Belli ki çok öfkeli. Kontrol ediyor ama zorlukla. Önce bizi biraz geçmişe götürmek istiyor. İnebahtı Savaşı’na giriyor. Bu savaşla Osmanlı’nın Akdeniz‘deki hâkimiyetini kaybetmesini anlatıyor. Sonra Karadeniz’e geliyor. Kazaklar’ın Yeniköy’e kadar gelmesine değiniyor. Büyük devletlerin denizlere hâkim olmasının önemine değiniyor. Denizlere hâkim olamayan devletlerin, hele bizim gibi devletlerin ciddi sıkıntıya gireceğini anlatıyor. Sonra Türk Deniz Kuvvetleri’nin yeterince güçlü olduğunu, bir eksiğinin bulunmadığını, Milgem Projesi ile artık kendi gemilerimizi, kendi tersanelerimizde üretecek hale geldiğimizi ve milli firkateynimizin yapıldığını söylüyor. Deniz Kuvvetleri’nin durum ve gücüyle ilgili endişesi yok. Bunu vurguluyor. Sonra başlıyor anlatmaya:

- Karadeniz’in önemi giderek artıyor. Doğu Akdeniz’inki zaten malum. Son dönemlerde meydana gelen olayları anımsarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Bu yüzden biz Doğu Karadeniz’de de bir üs kurduk biliyorsunuz. Osmanlı’yı konuştuk. Denizler önemli. Karadeniz giderek daha önemli oluyor. Bakın biz bugün bir hata yaparsak bedeli bugün ödenmez. Ama 60 yıl sonra birileri der ki: “Ne vahim hata yapmışlar. Uyumuşlar. Görememişler.” Bugün hata yaparsak faturasını 40 yıl sonra, 60 yıl sonra öderiz. Benim bir kaygım yok. Deniz Kuvvetlerimiz çok güçlü. Modern. Ama son olaylarla Deniz Kuvvetleri’ndeki personelimizin moral durumunda ciddi sıkıntılar, ciddi sorunlar var. Bu konuda büyük endişelerimiz var. Hepsinin komutanı olarak bu beni rahatsız ediyor.

‘KARALAMA KAMPANYASI’

Niye rahatsız oluyorsunuz? Olay yargıda ve suçlamalar kişisel değil mi?

- Kişisel olur mu? Silahlı Kuvvetler’de böyle suçlamalar kişisel olmaz. Kurumsal algılanır. Son dönemde özellikle personelle ilgili adli soruşturmalar açıldı. Bazısı soruşturma, bazısı iddianame hazırlama aşamasında, bazısı mahkemeye intikal etmiş durumda. Bütün bu süreçte Deniz Kuvvetleri üzerinde ciddi bir karalama kampanyası var. Bunlar aşırı maksatlı. Kabul ediyorum, bazıları haber sınırında ama bazıları maksatlı. Karalamaya yönelik.

Maksat ne?

- Bilemem. Bilsem de delili koymadan söyleyemem. Delili olsa da zamanı gelince söylenir.

İntiharlar var.

- Evet var. Bunlar da moralleri bozuyor. İşte pazartesi günü bir intihar olayı daha var. Bugün siz de buna değinmişsiniz. Bir güvenlik zaafına dikkat çekmişsiniz, askeri personelin izlendiğini yazmışsınız. Evet doğru. Bir nevi komplo. Bir internet olayı var. Biz de olayı inceliyoruz. İntihar eden albayımız, bir emekli generalimizin oğlu, (Aslan Güner, intihar eden albayın, emekli Tümgeneral Nedim Erden’in oğlu olduğunu söylüyor), kendisine rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum. Ama biz de bu olayı inceliyoruz. Ama gazeteler sürekli birtakım iddialar, imalar yapıyorlar. Bir kuvvet komutanımızın emir subayı kazada hayatını kaybediyor, buna bile şüphe yükleniyor. Bu moral mi bırakır?

Yine de iddialar vahim değil mi?

- Ne iddiasıymış bunlar. Hadi bakalım iddialara. Ne yazıldı aylarca, Deniz Kuvvetleri Komutanı’na suikast yapılacaktı. Her gün komutana suikast, komutana suikast, komutana suikast. Ne yapmak istiyorlar? “Bu denizciler kendi komutanlarına dahi suikast yaparlar” demeye, herkesi buna inandırmaya çalışmadılar mı? Bence çalıştılar. Peki ne oldu? İşte 5. iddianame çıktı. Okudunuz mu?

‘BUNLAR SABRI TAŞIRIYOR’

Okuduk.
- Suikast girişimiyle ilgili tek satır var mı?

Gördüğümüz kadarıyla yok.

- Ben hepsini gördüm. Yok. Tek bir satır bile yok suikastla ilgili. Eee, ne oldu? Hani bunlar kendi komutanlarına suikast yapacaklardı? Nerede? Aylarca suikast, suikast, suikast. İddianame çıktı işte. Tek satır yok yahu. Tek satır. Ne oldu suikast. Şimdi bana biri bunun yanıtını versin. Hani suikast yapacaklardı komutanlarına. 5. iddianamede, yani konuyla ilgili iddianamede yok. Bunun hesabını kim verecek? Böyle rezillik olur mu? Trabzon’da yaptığım konuşmada açık açık söyledim. İddiayı iyi inceleyin diye. Aylarca suikast diye bağırdılar. Ama şimdi yok. Yokmuş. Eee, ne oldu? Yokmuş. Yeter yahu! Sabrımız taştı diyoruz, siz de soruyorsunuz, “Taşarsa ne olur” diye. Ama işte bunlar sabrı taşırıyor.

Peki şimdi sizi bulmuşken sorayım. Sabır taşarsa arkasındaki anlam ne, ne olur?

- Onu biraz sonra yanıtlayayım.

Peki, bunu daha sonra sorayım ama sonuç olarak TSK ile ilgili iddialar bunlar. Siz bunları soruşturmuyor musunuz kendi içinizde?

- Biz her olayla ilgili soruşturma açıyoruz. Anayasa Mahkemesi kararından sonra elimiz rahatladı. Bir dönem belli konulara giremiyorduk. Şimdi rahatladık. Bütün dosyaları yeniden inceliyoruz. Yetki alanlarımızı, hukuk süreçlerini yeniden ele alıyoruz. Buna göre bazı davalar açılabilir, bazı soruşturmalar yapılabilir. Bazıları zaten yapılıyor, yürüyor, sonuçlanıyor. İşte bir mahkûmiyet ve ihraç kararı çıktı. (Anladığım kadarıyla Erzincan’daki soruşturmayı da bu kapsamda ele almak istiyorlar. Söylenmedi ama böyle bir izlenim edindim diyebilirim. F.A.) Biz gerekeni yapıyoruz ve yapacağız. Ama bakın bütün bunlar benim askerimin moralini bozuyor. Ben askerimin moralini bozan herkesle savaşırım.

‘SORUNUZU KABUL ETMİYORUM’

Peki askerin moralini bozanlarla savaşınız, Başbakan’ın sözünü ettiği paslaşmayı bozar mı? Orgeneral İlker Başbuğ’un bu sorumdan çok hoşlanmadığını ifadesinden hissettim. Ancak yine de yanıtladı.

- Fatih Bey, askerin morali sadece benim sorunum değildir. Bu ülkenin sorunudur. O yüzden bu sorunuzu kabul etmiyorum. Morali bozuk bir ordu, ülkenin sorunudur.

‘TSK, muz cumhuriyeti ordusu değil, disiplin tam’

Planı. Sizin o dönem Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı olduğunuzu hatırlatıp sorumluluğunuz olduğunu öne sürenler var.

- Bakın bu konu yargıda. Sivil yargıda. Savcı bütün dokümantasyonu istemiş. 5000 sayfa kadar. Allah kolaylık versin. İnceleyecekler. Görecekler. 5000 sayfayı incelemek zaman alır herhalde. Sabredin. Göreceksiniz. Ne neymiş göreceksiniz. Biraz sabır.

Yani böyle bir plan yok mu?
- Ben bir şey demiyorum. Sabredin. Göreceksiniz. Belgeler savcılıkta.

Ya ıslak imza meselesi. Son olarak bir kez daha belgedeki imzanın ıslak olduğu ve Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu belirlendi Adli Tıp tarafından.

- O belge şimdi bize gelecek. Biz de inceleyeceğiz.

Moraller bozuk diyorsunuz. Olan bitenin personelde rahatsızlık yarattığını söylüyorsunuz. Türkiye’de bana göre komik bir söylem vardır. “Genç subaylar rahatsız” söylemi. Hep konuşulur. Alttan komutanlara yönelik bir baskı olduğu iddia edilir. Var mıdır böyle bir şey? Genç subayların durumu ne? Özellikle son dönemde olup bitenlerden rahatsızlar mı?

- Bakın burası Türk Silahlı Kuvvetleri. Muz cumhuriyeti ordusu değil. Burada disiplin tamdır. Yüzde bin tamdır. Emir komuta zinciri tamdır. Genç subaylar sorunu yoktur. Olmaz da. Geçen ay Silahlı Kuvvetler’deki tüm generalleri topladım. Konuştum. Keşke bütün personeli, teğmenler dahil toplayıp konuşabilecek bir imkânım olsa. Bazı şeyleri benden duymaları, komutanla konuşmaları başka. Ama ne yazık ki, fiziken mümkün değil. Ama yarın Gölcük’e gidiyorum. Neden? Az önce bahsettiğim moral bozukluğuyla mücadele için. Şunu herkes bilsin. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde emir komuta ve disiplin tamdır. İşte benim dönemime bakın. Bir tek ses çıktı mı Silahlı Kuvvetler’den. Bir çıt çıktı mı? Bir demeç var mı benim dışımda? Tek bir çatlak ses oldu mu bu dönemde? Olmadı. Olmaz. Ama şunu da söyleyeyim, bu arkadaşları çok da sıkmasınlar (eliyle sıkma işareti yaparak).

HABERTÜRK / Fatih ALTAYLI



Yazarımızın daha önceki yazılarını okumak için tıklayınız: