14 Mart 2010 / 12:34

Lütfen dilenmeyelim!

Tarih: 16 Aralık, 2007 • Kategori: Elektrikli Posta

Merhaba,

İyi bir hafta geçirmiş olduğunuz diliyorum. Aslında Türkiye gündeminde yine bir çok tatsızlıkların yaşandığı, ekonominin sessiz sedasız krizinin devam ettiği, Kuzey Irak’la ilgili beklentinin yapılan kısmi sınır ötesi operasyonla sonuca yaklaştığı, Fazıl Say’ın her iki kesimi de üzen açıklaması ve daha bir çok acının yaşandığı bir hafta olmasına rağmen, umutla yeni haftanın daha az acılar, daha çok güzellikler getireciğini umut ediyorum.

Bu hafta rahatsızlığından dolayı çok arzuladığı köşe yazılarını periodik olarak bize ulaştıramayacağı için başlamadan, ayrılmak zorunda kalan Avukat arkadaşım Lütfü adına tüm elektrikliPOSTA okurlarından özür dilerim. Benzer sebeplerle ve birazda heyecandan olsa gerek, Semih kardeşimde yazılarına bir süre ara vermek istedi.

Fakat aramızdan geçici bir süre olması temmenisiyle ayrılan arkadaşlarımızın yerine iki tane bomba gibi spor yazarı katıldı. Uzun yılların tecrübesiyle ve birikimiyle bize çok değerler katacak olan İsmail Er ve Süleyman Arat arkadaşlarım. Her ikiside yine diğer dostlarım kadar eskiye dayanan maziyi paylaştığım çok değerli arkadaşlarım. İsmail ve Süleyman bundan sonra her hafta sizler için spor dünyasını yazacaklar. Onların gözü ve tecrübesiyle okuyacağımız spor dünyasının çok değişik ve ilginç gelişmelerini,  emin olun başka yerde olmayan açılarıyla okuyacaksınız. Her ikisine de teşekkür ederken uzun bir yolculuk olmasını diliyorum.

Gelelim bu hafta sizinle paylaşmak istediğim konuya. Yani yazıma konu olan konuya… İstanbul trafiği. Defalarca, belki binlerce kez neredeyse her bireyin sesi çıktığı kadar bağırarak şikayet ettiği trafik. Artık içinden çıkılamayacak durumda olan İstanbul trafiğinin çözüme ulaştırılacak bir tarafının kalmadığına inanıyorum. Yani artık İskender’in kılıcıyla bile çözülemeyecek kadar çetrefil olmuş. Ve İstanbul’un en önemli arterlerinden biri olan Büyükçekmece-Mahmutbey gişeleri arasındaki TEM otoyolu.

Zaten çözümü imkansız hale gelmiş olan bu soruna TEM otoyolunun sorn katkıları görmezlikten gelinemeyecek boyutta. Nasıl mı? Çok basit. Otoban denildiğinde aklınıza ne geliyor. Hızlı, en dört şeridiyle geniş, virajı az ve pürüzsüz bir yol. Ama sadece aklınıza geliyor, çünkü aslı ne yazık ki böyle değil. Çünkü bahsettiğim Beylikdüzü-Mahmutbey gişeleri yüzünden, bu yukarıda düşündüğünüz otoban özelliklerinden neredeyse hiçbiri geçerli değil bu yol için. Her sabah bu yolu kullanıyorum. Haftanın her günü ve hemen hemen her saati inanılmaz bir trafik var. Üstelik yaklaşık 18 Km’lik bu parkur her gün sabah-akşam ortalama 30-40 dakika sürede katediliyor.

Tabi yoğun olmasına rağmen akan bir tarfik varsa. Eğer yağmur ve dikkatsiz sürüş nedeniyle trafik kazası olursa, bu süre saatlere kadar uzanabiliyor. Ve herşeyi bir kenara bıraktın, bu ızdırabı çektikten sonra, üstüne bir de para ödemek, kanıma dokunuyor.

Yani, “Az önce inanılmaz güzel bir işkence yaşadım. Unutamayacağım kadar zevk aldım, bunu karşılıksız bırakamam, buyrun size 1.750 Kuruş. Akşam işkence menüsünde ne var?” deri gibi. Çünkü hem işkence çekip hem üzerine para ödüyorsanız, kendinizi mazoşist hissediyorsunuz. Acılardan zevk alan sapık biri haline dönüşüveriyorsunuz. Aynı güzergahın E-5 olarak adı geçen diğer tarafında da sizi benzer sorunlar bekmliyor. Çaresiz bir şekilde eğer B.çekmece, Beylikdüzü, Avcılar bölgesinde oturuyorsanız ve her sabah Güneşli, Esenler, Bakırköy veya Taksim’e gidiyorsanız, buyrun bizim kulübe. Peki ne yapacağız?

Bilmiyorum. Ben Karayolları’nda çalışmıyorum, ben şehir trafiği konusunda ihtisas da görmedim, ben Belediye’nin trafikle ilgili departmanında da çalışmıyorum. Yani bu işin profesyoneli değilim. Ama aklıma gelen ilk ve geçici olacağını sandığım tek çare, Mahmutbey ve Beylikdüzü’ndeki gişelerin kaldırılması.

Gidişte Mahmutbey’e giren Tır’ların sıkıştırdığı gişelerden, dönüşte de Bahçeşehir’e gideceklerin sıkıştırdığı Beylikdüzü gişelerinden kurtulmuş oluruz. Biraz daha akıcı hale gelebilir. Ama dediğim gibi bu sadece amatör bir tespit ve geçici bir çözüm.  Üstelik İstanbul’un genel trafiğine hava bile aldırmayacak bir çözüm.

Bunu dünyada kimler nasıl çözüyorsa, Belediye’nin bu kişilerler temasa geçip çözümler için çalışmaya bir an önce başlamaları lazım. Geç kaldık ve yakında yol üzerine (18 Km’lik bölümden bahsediyorum) otel yapılacak. Eve yetişemeyen otelde konaklasın diye…

İstanbul trafiği ile ilgili ilerde de farklı şeyler yazacağım. Yani bu sorun burada bitmedi…

Şimdi geçen akşam televizyonda izlediğim başka bir olaya geçmek istiyorum. Şu Acun Ilıcalı’nın hazırlayıp, sunduğu “Var mısın?, Yok musun?” isimli para dağıtan yarışma. Yanılmıyorsam, Cumartesi gecesi yayınlanan bölümünde yarışan abla kardeşin manzaraları beni çileden çıkardı. Aslında bu tip yarışmalara çıkanların neredeyse tamamı beni çileden çıkarıyor. Kabahat yarışmayı yapanda değil.

O yarışmaya katılanlarda. Yani bizlerde, yani çalışmadan, zorlanmadan, azmetmeden bedava para kazanmaya kafayı takmış hastalıklı beyinlerde. Fütursuzca paraları savurup, borçlar yapıp, sonra da para dağıtan yarışmalara bel bağlayan herkesi kınıyorum.

Oraya çıkıp, fukara edebiyatı yapmayan, ağlamayan, yalvarmayan yok. Aynı yarışmalar yurt dışında da var. Zaten oralardan telifi ödenip bize devşiriliyor ya neyse. Ama ne Amerika’da, ne Almanya’da bir tane yalvaran, ağlayan yarışmacı görmedim. Şimdi şunu diyenler olabilir; “Ama o ülkeler zaten zengin” işte bu salakça soruyu soracaklar için bir örneğim var zaten.

Hani “Kim 500 Milyar” ister yarışması varya, aynısı, nüfusunun %70′i fakir, bu yüzde yetmişin %64′ü sokaklarda yaşayan Hindistan’da halen devam ediyor. Ve bilin bakalım, orada bile ağlayıp, yalvaran olmuyor. Bizde neden yaşanıyor bu manzaralar anlamıyorum.

Kadın çıkıyor kardeşiyle, “40 Bin YTL borca girdik ödememiz laazım” diye başlıyor ağlamaya. E sormazlar mı adama niye yaptın bu borcu. Hastalıktı, cenazeydi gibi gerekçelere bile belki anlayış gösterilebilir ama dükkan yada iş yeri açmak için 40 milyar borca girdiysen ve para dağıtan programa çıkıp ağlarsan adama dur derler, çüş derler, oha derler. Sen bu borcu yaparken Acun Ilıcalı’ya mı güvendin kardeşim.

İğrenç sevgili okurlar, çok iğrenç. İyice tembelleşen insanımız, üstüne tüy diker gibi artık ekranlarda dilenmeye de başladı.

Utanıyorum. Sakın yine aynı bağnazlıkla, “İnsanları bu hale düşürenler utansın” demeyin çünkü kimse kimseyi bu hale düşürmüyor. Elbetteki Türkiye ekonomisini biliyorum ve onu yönetenlerin, yön verenlerin acizliklerini inkar etmiyorum. Ama bu ülkede inanılmayacak boyutta iş beğenmeyen insan var sevgili okurlar. Dikkatinizi çekerim. İş bulamayan değil iş beğenmeyen insan var. Sigortasını yapıyorsunuz,  asgari ücretin bir buçuk katına yakın maaş veriyorsunuz, yemek veriyorsunuz, yol sorunun hallediyorsunuz ve çalışıp çalışmama konusunda çekimser gözlerle “daha ne var” diye yüzünüze bakıyorlar ve bir çoğuda ‘Hayır’ diyor.

Neden? Çünkü çok çabuk zengin olmak istiyorlar da ondan. Ben 30 yıldır çalışıyorum sevgili okurlarım ve hala bir evim bile yok. Ama şükürler olsun ki kimseye dilenmiyorum.

Hepinize iyi haftalar, sağlıklı ve mutlu günler diliyorum.

1 Mesaj Var »

  1. Yarışmacı sahneye çıkıyor ilk dediği şey acun bey bana yardım edin biraz veya memet ali bey ben ev yapacağım halbuki adamın yüzünden belli ki kumarcı biri olduğu benim borcum var kardeş çalışıyor musun yok peki sen kime güvendinde bu borcun altına girdin. bizim millet çok geri kalmış arkadaşlar allah kurtarsın

YAZI YAZIN

Not: E-Posta adresiniz görüntülenmeyecektir.